KARADENİZ 1

Yazın ortasında gündüzleri sıcaktan yanmak, akşamları soğuktan bere takmak isteyenlerindir bu yolculuk… Bulutların üzerinde kendi içine yaptığın bir yolculuktur bizimkisi… Yakın bir arkadaşım, iş ortağım, en yakınım belki de, diye saydığım bir insanla mükemmel keşiflerde bulunduk ama yola çıkanlar için tavsiyem yanınıza bir tutam cesaret, gideceğiniz yere uygun malzemeler ve kesinlikle sağlam bir ayakkabı ve iyi bir çanta almayı unutmayın. En önemlisi de farklı seviyelerde iletişebildiğiniz bir dost. Geride bırakmanız gerekenler kibir, tembellik ve alınganlık olmalı.

Evet, zordur yola çıkmak hele ki bilinmeyene doğru gidiyorsan neye ihtiyacın olacağını bilemezsin ama en azından ön hazırlık yapmalı bu yolculuğa çıkanlar. Ön hazırlık içerisinde neye hazırlanacağını bilmediğini de bilmelisin. Her şey olmalı yanında ve aslında hiçbir şeyi de boşu boşuna taşımamalısın. İşte öyle bir durum.

Her neyse, yenice ormanlarında patlayan bir trekking ayakkabısından sonra bu tür gezilerin, tırmanışların özel ekipmana ihtiyacı olduğunu anlamıştım ve ilk yaptığım şey, iyi bir ayakkabı araştırmak oldu ve sırtımın benimle yaptığı tartışma sonrasında onu da düşünmeden edemedim ve cici bir çanta da alıverdim hemencecik. Axiom 6 sırt sistemine sahip olan (Lowe Alpine Alpamayo) iyi iş gördü ve hatta şaşılacak iştir ki 4 saatte çıktığımız tepeyi %50 daha kısa sürede çıktık diyebiliriz.

Tabi ki tek etken o değildi biraz kondisyon, bir tutam karanlığa kalmamanın verdiği aciliyet ve keşfedilen yeni patikalar da vardı bunun içerisinde. 2 gece öncesinden yaptığımız telefon konuşması ardından verilen sözler yani karşılıklı atılan oklar sonrasında çok sevdiğimiz arkadaşlarımızdan oluşan (No land) in İstanbul bir günlük festivalde verdiği konserde buluştuk, konserin ardından Art Depo’da başladık malzemeleri hazırlamaya. O kısma hiç girmeyeceğim çünkü sancılı bir hazırlık geçirdik, çünkü geride bırakılan çok iş vardı ama bol bol boş zamana sahip olmanın verdiği avantaj sayesinde yani ticaretimizin sağladığı istediğin zaman istediğin yerde olabilmenin tadıyla koyuluverdik yollara, çıktık İstanbul’dan Karadeniz Yaylalarına. İstanbul’dan çıkmadan aldık arabaya Rusya’dan gelen bir otostopçu kardeşimizi de. O da çok şaşırdı bize, çünkü sordu nereye? Biz dedik bilmiyoruz gidiyoruz işte Karadeniz’e bir yerlere, götürdük onu da kendimizle Yedigöller Bölgesi’ne orada bir gece kaldıktan sonra bıraktık kendisini başkente.

20

Bizimle gelmeyi çok istemişti Rus arkadaşımız ama o da bir ok atmıştı Ankara’daki dostlarına ve tutmak zorundaydı o da sözünü. Nasıl durdursun ağızıyla gönderdiği oku? Kendini önüne koysa yara alırdı kelamı. Biz de bir gece Ankara’da konakladıktan sonra aracın arkasındaki buzdolabını doldurduk yiyecekle içecekle ve çıktık yola haydin ver elini Samsun ardından Ordu! Girdik sahilden Ordu’nun dağlarına tepelerine bilmeden nereye doğru gittiğimizi ama güzeldir ya hani bilinmeyen ve tanıştırdı bizi kara pınarla, güzel yaylalarıyla . O kadar da kolay olmadı bu buluşma, fındık ormanlarının içinden geçmek, yere serilmiş fındıkların kapattığı dar yollardan geri dönmek gerekti kimi zaman.

Bembeyaz sislerin arasında daracık yollardan geçmek gerekti, spot görevi görüyordu sanki o sisler ve bir yıldız şöleni gibiydi o görkemli ağaçların görüntüsü bir tek kırmızı halıları eksikti ve resim çekmek istiyordu dile gelen gözler, o görkemli ünlülerden, boy boy afişleri yapılmalıydı magazin dergilerinde.

FullSizeRender

2

Girmeden o güzelim yollara sormak gerekiyordu bilinmeyeni bilenlere, evet yolu biz tecrübe edecektik ama ne istediğini de anlatabilmek lazımdı ki bir bilenden yardım alasın hatta anlasan da yeterdi ne istediğini. Girmeden yıldızlar geçidine bir dede ve belki de torunlarıydı yanındakiler onlar karşıladı bizi girişinde bir yol ayrımının. Farklı iletişim tecrübeleri kattı insana, tebessümle bir ayrı iletişiyordu dedeciğim. Sanki gözünden, sözünden bakıyordu insanın içine ve bizi o yolladı güzelliklerle dolu görkemli ağaçların yoluna.

3

Demiştim ya o kadar da kolay olmadı yolculuk. Doğa ananın öyle bir huyu var ki ne zaman ona saygı duyduğumuzu görür ve ödediğimiz bedeli hissederse karşılardı bizi görkemli güzellikleriyle. Bir gün resimdeki yaylada kaldıktan sonra çıktık tekrardan yola bulduk güzel bir çeşme doldurduk suyumuzu, temizledik eşyalarımızı ve ardından yaptık güzelce kahvaltımızı yol üzeri bir yerlerde dostumuz kayalarla.

Hızlı geçtiğime bakmayın bu konaklanan geceleri. Odun toplamak gerek gün kararmadan, lazım olur gece muhabbete çay-çaydanlık, indirmek gerek çadırı arabadan kaldırmak gerek tüm bunları her sabah yeniden. Ateş yakmak gerek çok da geceye kalmadan ve bu benim sevdiğim iştir, ödülü doyurur ruhumu, hiç de gocunmam o ateşin başında oramı buramı yakmaya.

Her güzelliğin tabi olmalıdır biraz da cefası ama aslında öpücüktür o güzel ateşin cefası. Doyurur karnını gece boyu, ısıtır içini dışını, kaynatır muhabbet için çayını, ısıtır ıssız karanlıkta yüreğini.. ee öpüversin ceketinden, derinden bir parça! Önemli midir ki ısındıktan sonrası ruhunun. Pislenirsin yollarda ama ne önemi var ki temizlendikten sonrası ruhun. Gerisi kolaydır temizlenir bir çeşme başında gözetlerken arkadaşı yolun.

Yolda yine bol bol sorduk nereye gitmeli, nerden gitmeli diye, sormamıza rağmen girdik yine bol bol yanlış yollara ama varmış bir nedeni aldık bir seferinde aşağılardan dedeyi döndük bazen geri başladığımız noktaya sonra bulduk yine yolumuzu düştük Karagöl diye bir buzul düşün peşine.

5

IMG_7371

Pek beklentilerimizi karşılamadı ama götürdü bizi Tilkicek, Kurt Beli, Ayı Beli yollarına ne ilginç isimlerdir derken bulduk kendimizi Giresun-Sivas-Erzincan sınırında.

IMG_928222

Her isim düşündürmedi değil bizi adeta vardı sanki geçmişten gelen birer hikayesi… Neden acaba Ayı Beli? Nereden geldi bu Kurt Beli? Sözler çok tehlikelidir ya hani, sivridir bazı okların ucu deler geçer, derler ya kelamınla günah işleme sanırım ondandır Kurt Beli’ndeki hikayenin özü; yüksekti rakım ve her tepede sanki sadece bir ağaç yaşayabiliyordu, ayakta kalabilmesi gerekti o yüzdendi o kocaman kökleri, geniş ve görkemli bir gövdesi vardı, taşıyabilmeliydi o kökler o görkemi, sanki o tepenin sahibinin yuvası olmuştu ama bölgenin adı neden Kurt Beli?

IMG_7370

Temkinli yaklaştırdı o güzelim ağaca bu ok beni, kolayca gidemedim güzelliğin kıyısına, belki de yarım saatimi aldı o gövdedeki deliğe bakmak, önce temkinli ve genişten bir tur attım ağacın kalın gövdesi ve dallarının etrafında ardından rahatladı biraz içim ve adım adım yaklaştım arkasından gövdedeki deliğin. Ok beynime kazınmıştı dikkat et diyordu bana, belki ondandır buranın adı Kurt Beli. Sonunda köklerin üstünden atlayıp bakabildim ağacın kovuğuna. Anladım işte orada kelamın gücünü bir kez daha. Ödülüm de orada yanı başında bekliyordu ağacın aslında, demiştik ya hani bilinmeyen götürdü yine bir başka bilinmeyene, bedeli verdi ödülünü, kazıdı zihnime kelamın gücünü. Bir de anladım ki sivri, kimi zaman zehirli oklara karşı insanın güçlü kalkanları da olmalı kulağında, gözünde, her kelam, her işitilen ok iyi olmayabiliyor ama ne güzel olurdu değil mi kelamının gücünü bilmesi insanın?

Ayrıldık oradan düştük yollara girdik güzelim obaların arasına bilmiyorduk yine nereye gittiğimizi amaç Karadeniz Yaylalarıydı ama yolculuktu asıl güzel olan, hayatta da böyle değil midir insan bir hedefe yürür aslında ama asıl güzel olan yoldur, yolculuktur. Yoldan tat almasını bilmeli, obalardan derelerden indik aşağılara bir ok da ben atayım size de koyayım adını o güzelim obanın “Köpek Kaçarcası” ama siz bilin ve kalkanınızı kaldırın, kulaklarınızı koruyun, korkmayın köpeciklerden obalarda.

6

4

Arabayla yanından geçerken bu obanın, bayılmıştım o güzel görüntüsüne, mükemmel bir şekilde çevrelenmişti atların çitleri ve birbirinden ne de güzel ayrılmıştı diğer çitlerle koyunlar. Sanki her hayvanın büyüklüğüne göre bir engel vardı karşısında ve o engel çitler, o güzelim hayvanlara ne kadar da uyumluydu, rengi ve tarzı tamı tamına da boylarına göreydi biz insanlar gibi onlarında engelleri çitleri. Düşündüm birden, kimse korumuyor mu bu güzelliği acaba? Nerede güvenlikler? Ardından kafamı çevirmemle kıpkırmızı gözlü, koca kafalı bir çoban köpeğinin bana doğru koştuğunu gördüm, araba benden biraz ötedeydi ve kapısı açıktı hiç arkama bakmadan koştum adeta bir tavşan gibi çünkü önemliydi hayatım ve bir saniyem bile yoktu.

Hiç son sürat bir duvara tosladınız mı? Umarım ne yaşadığımı aktarabiliyorum… Açık olan kapıya ve arabanın ön göğsüne öyle bir tosladım ki, hiç hızımı azaltmamıştım ve öyle bir açıyla çarptım ki, ne kapıyı kırdım ne de şükürler olsun kaburgalarımı, bacağımı. Hemen kapıyı kapadım ve ellerimde arabanın anahtarını arıyordum ki camı kapatabileyim çünkü ayağa kalksa hayvan camdan beni yaka paça tutacak gibi hissettim ve kendimi güvene almamın ardından kuyruk sallayan şirinlik yapan bir kaniş gördüm adeta camın ötesinde. Tabi ki bu olayı bir de arabayı kullanan, sakin sakin arabada oturan belki de o an bir şeyler düşünen arkadaşımın ağızından dinlemeli, ne yaşadı acaba o bu durumda o güzel huzurlu sakin ortamda.

Yavaş yavaş indik tepelerden aşağılara sora sora bulduk Öz Kürtün, Kürtün yolunu, oradan dediler bize çıkın hadi Kadırga’ya, Giresun-Trabzon Yaylaları’na, Fatih Sultan Mehmet’den bahsettiler, üstü açık bir cami var dediler oralarda, biz de merak ettik çıktık yola… Kaldık geceleyin karanlığa, gerekliydi gözlerin görmesi konaklamak için yer bulmaya, ısınmak için odun aramaya.

Yol üzeri harika bir yer bulduk sonra dedik iyi ki kalmışız karanlığa, mükemmel bir çorba ve çay içtik o sıcak ortamda. Sağ olsun bize biraz da odun verdi geceye lazım olur diye.

9

Ardından çıktık karanlıkta Kadırga Yaylası’na, yolda da biraz daha odun aldık arabaya. Biliriz çünkü büyük odunlar yanar ancak küçük odunların yanmasıyla, küçük odunları tutuşturmaya da lazım gelir çalı çırpı. Yavaş yavaş aşağıdan başlamalı yakmaya bir liderimizin sözü geldi bunu yazarken de aklıma.

3

Ertesi sabah Pazar yerine denk geldik Kadırga Yaylası’nda, yaptık tekrar alışverişimizi düştük Trabzon’a orada verdik kısa bir mola ve ardından doğru Rize. Geçtik Rize’den hızlı hızlı çok karanlığa kalmamaktı amacımız. Girdik Ardeşen’den Çamlıhemşin Yolu’na, Çamlıhemşin’de doldurduk dolabımızı çıktık tekrar yola, amacımızdı Pokut Yaylası’nda konaklamak ama demiştik ya hani; yolculuktur güzel olan. İnsanın karşısına hedefine varmadan da güzel şeyler çıkar, tat almalı yolculuk sırasında. Girmedik Ayder Yaylası’na devam ettik Şen Yuva’ya oradan ayrıldık biz Pokut Yaylası’na.

Bembeyaz sislerin içinde başladık yukarı doğru tırmanmaya iyi ki varmış dedik altı yüksek bir araba. Yollara çok da kızmadık aslında, belki de o yüzden güzel kalmıştı oralar. Çünkü anlamıştık yol geçen yerden çöp de geçer, insanımız gelişmeli yol nasıl olsa geçer. Bilmezler ki plastik kaç senede doğadan gider?

Biz çıkarken yukarıya durduk bir teleferiğin yanında, şans eseri doğanın bir başka hediyesi ve bir tabela, demesin mi “benim adım kendini koruyan mahalle!” Ama daha ilginci rakımım bin, nüfusum bir. Neydi acaba bu tabela.

23

Yine gidiyorduk bir bilinmeyene, aradık tabelada yazan numarayı, tarif ettiler teleferiğe binme adabını, ardından çaldık ıslığı çekti bizi başka bir boyuta. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk, bir bilinmeyen ne kadar güzel olabilir ki? Çok resim çekememişim heyecandan, çok akıllı bir genç karşıladı yanında kocaman bir kangalla bizi sislerin arasından. Köpek Kaçarcasın’dan sonra tabi sordum ona teleferikten inmeden; köpek uysal mı? Dedi “yüz verme sadece”… Ne güzel bir ok vardı sesindeki rahatlıkta. Büyülenmiştik adeta, o kadar organik bir yaşam vardı ki orada, her şey ormanla bir bütündü adeta, sonra anladık neden bu mahallenin adı Kendini Koruyan Mahalle. Keşke Ayder’de de, diğer yayla turizmine açılan yerlerde de koruyabilselerdi bu bütünlüğü doğayla.

Az biraz sohbet ettik, biraz da gezdik oraları kangal kardeşin eskortluğunda, pek sohbet fırsatımız olmadı dededen yadigar mekandaki gencin babasıyla. 25 yıl İzmir’de yaşamış sonra o da bulmuş herhalde mertebesini ben doğaya dönmeliyim demiş. Bir başka bilinmeyen de böyle sonuçlandı işte, çok karanlığa kalmadan çıktık o rüyadan da yola, amacız Pokut’a ama dedik ya; yolculuktur asıl olan harika.

12

24

Sal Yaylası’na vardığımızda karanlık çökmüştü çoktan yaylaya. Biz de giydik kalınlarımızı aldık sisin beyazlığını arkamıza, başladık araştırmaya. Ah keşke bunu da tarif edebilsem size… Ne güzel görür gözler gerçeği karanlıkta, daha bir dikkatli olur gözler ve alışır karanlığa, ince bir patika bulmuştu arkadaşım aldı beni de arkasına başladık yürümeye, ay ışığı o kadar güzel aydınlatıyordu ki patikayı gündüz olsa bu kadar tatlı olamazdı herhalde o yollar.

Farklı mertebeler katar ya hani insana yolculuk, bizde kıyamadık oradaki insanlara rahatsızlık vermeyelim diye durduk bir evin önünde, girmeyelim dedik o yola.

Bulduk bir boşluk tırmandık oradan ağaçların arasından tepeye doğru. Aramız iyi ya hani doğayla, tarif etmişti bize bu açıklıktan yol yaptım size, sık ağaçlarla ördüm etrafınızı korkmayın gelin diye. Birden kendimizi sislerin arasında bir meydan da bulduk oturduk meydan da ağaçtan uzuun bir taburenin iki ucuna. Her yer bembeyaz, evlerden gelen seslerin arasında, çiğlerin tatlı soğuk öpücükleriyle kala kaldık meydanın ortasında. Çok da güzel hazır etmişlerdi meydanda ateş yerini, etrafında düzenli aralıklarla bir sıra odunla. Ayıptır yakılmaz bu odunlar dedik rahatsız etmeyelim kimsecikleri gecenin ortasında. Başladık bu kez başka türlü içerde yolculuklara. Arkadaşım dedi “Mustafa parmağını oynat donmayalım bu güzelliğin karşısında”. Gülücüklerle değişik bir hazla kalktık oradan tekrar döndük arabaya devam ettik Pokut Yaylası’na…

IMG_9309

Pokut’a zamanında varamamıştık, Rize’deki dostları da görmeden geçmiştik halbuki ama yine olmadı kaldık karanlığa. Merhaba dedi Pokut bize bulut denizinden bir şölenle.

25

Size hiç anlatmadım ben Asamın hikayesini ama hikaye, Yenice Ormanı’ndan başladı biz bu yazıda Karadeniz’den… dedik ya bir yolculuktu Karadeniz Gezisi insanın içine, vardı işte benim de kendi içimde bir savaş ve ilginçtir yol boyunca odun parçası kovalamamın da hikayesi. Yaban kirazındandı kendileri, hani vardı ya o spotların altındaki ünlü ağaçlar hah onların bana hediyesiydi, o da büyülenmişti sanırım Pokut’ta ve kalmak istedi oracıkta, vardır bir nedeni. Zaten çok da doğru değildi, özenirdim çobanların hakikat kadar düzgün değneklerine, az da uğraşmadım benim yaban kirazını doğrultmaya yol boyunca. Biz devam ettik ama ertesi gün daha da yukarılara.

asa

Sabah bulut denizi ve sislerin arasında tek başına kalmış bir ev gördük, merak güzel şeydir bakalım dedik yakından, ne öğreniriz acaba bu yolculuktan? Aldık çantamıza kahvaltımızı başladık yürümeye sarıların arasından o eve doğru devam.

Çook sonradan anladık ki orası aslında kahveymiş eskiden yolcuların soluklandığı. Evin az ilerisinde belirli belirsiz bir patika bulduk takip edelim dedik ne var bu yolda, sonuna gidemedik ama sonundan ziyade hani yolculuktu insana bir şeyler katan ya… Merak ettik acaba nasıl koymuş insanlar o koca taşları o patikalara. Arkadaşım birkaç güzel resim çizdi ağaçlara, o da bir ressam ve kendini buldu sanırım o ağaçlarla. Ben de fırsattan istifade arayım bulayım dedim kendime yeni bir asa, yardımı dokunur yolculukta dayanırım yükümle ona.

Devrilmiş bir ağaç vardı, biraz nemli neticesinde kaygan ama götürüyordu sanki beni güzel bir yola. Çıkışlar zordur ya inmesi kolay… Geri de dönememek vardı aslında biraz da çizdi kolumu bacağımı gülün dikenleri. Dikenler çizecekti ki ancak o zaman ben görebilecektim gülü, hani derler ya “dikenler gülün habercisidir” diye ama yemedi işte pes ettim orada dedim; ya dönemezsem, gerek yok oramı buramı daha fazla çizmeye ee vazgeçtim yani bedel ödemekten, neticesinde de hediyemden gülü görebilmekten. Olsun neydi mesele? Yolculuktu, işte sanırım bunu katmaktı bu sarılı beyazlı yolculuğun da amacı bana.

IMG_7531

Sis ağır ağır dönüş yolumuzu kapatmaya başlarken dedik biz dönelim beyazlar içinde kaybolmadan başladık seri adımlarla geri dönmeye amaç daha yükseklere çıkmaktı.

Ne güzeldir kopmak, doğayı bu yüzden seviyorum, arkadaşımla güzel isimler koyarız bulduğumuz güzel mekanlara ENSO deriz biz buralara. Bilmiyorsanız ne olduğunu belki de bir gün sizde dinlersiniz ondan anlamını. İnsan kopmayı bilmeli, nasıl acaba bunu tarif etmeli? Donmalı, beyni kalakalmalı bazen, tek derdi ateş yakmak olmalı, temel ihtiyaçlarını unutmamalı, bu gezilerdir bize bunu hatırlatan da, her zaman bilmeli mutlu olmayı, yeri geldiğinde bilmeli odaklanmayı. Belki de odaklanmak gerektirir başka şeylerden kopmayı. Tüm zihninle dünyadan uzaklaşıp bir yere yapışmayı. Bu, hız katar insana, neden bir yöne gidebilecekken başka yönlere yalpalamalı? Zihnini alıştırmalı ve bilmeli gerektiğinde başka şeylerden kopmayı. Unutmalı derdi, tasayı ve konuşurken, anlaşırken bilmeli odaklanmayı ama nasıl yapsın ki bunu bilmeden kopmayı.

Her neyse biz diktik gözümüzü daha yukarılara orda Hazindak Yaylası vardı bizi bekleyen. Bu kez gece olmadan varmalıydık ki güzel bir yer bulalım kendimize çok zaman kaybetmeden koyulduk yola. Yükseldikçe yollar zorlamaya başladı taşlar bizi bir o köşeye bir bu köşeye atıyordu ama hakkını verdi arkadaşın arabası sayın Amarok yükseldikçe ya odun yoksa oralarda dedik biraz da odun topladık arabanın arkasına, tabi ben yine o güzelim asamın peşinde ama derdi arkadaşım düşme sen onun peşine o gelir senin peşine. Hatta komiktir ki bir yerde dayanamadı arabadan indi çok gerilmişti yolun aracı habire savuruyor olmasına nefes almak istedi ben de fırsattan istifade dedim bakayım var mı dişimin dengi bir asa. O kadar tutkulu ve ateşli çıkıştı ki bana tam da o anda, belki de o tutku karşısında dayanamadı doğa verdi birden asayı önümüze.

Çok komikti buldum gene aradığımı ben, iki soluk ardından Hazindak Yaylası merhaba. Girişinde güzel bir çeşmeyle karşıladı bizi Hazindak. Dedik bi bakalım bu yaylada neler var ama oraya gidene kadar çok bedel ödenmişti elbette vardı bu bedelin bir karşılığı. Yürürken yayla evlerinin arasından girişte elinde örgüsüyle bir teyze karşıladı bizi herhalde dayanamadı görünce elimdeki asayı “Yahudi misin sen?” deyiverdi. Nerden bilsin benim içimde yaşananları ama o da haklı “çok geliyorlar buralara” dedi. Biraz iletiştikten sonra dedi “gitmeyin boşuna eliniz boş, alın eşyalarınızı orada ateş yakacak yerde var yukarıda çadır kuracak yer de”. Biz de döndük hazır ettik çantalarımızı e tabi ki aracın arkasına depoladığımız odunların bir kısmını da yüklendik ne olur ne olmaz. Tırmandık yayla evlerinin arasından yukarılara. Peki biz bu bedeli öderken doğa bize karşılığında ne mi sundu?

IMG_752317

Şansa bak tam da güneş batıyormuş. Yol boyu Hazindaklılarla birkaç kısa muhabbetten sonra vardık kamp alanına kurduk çadırımızı fark ettik ki boşuna taşımışız odunlarımızı her yer ağaç dolu ama olsun iyidir hazırlıklı olmak. Aslında sonradan anlayacaktık iyi ki toplamışız arabanın arkasına odunlarımızı.

DEVAM EDECEK…

Uzun vadeli müşterilere – ortaklara nasıl sahip olabiliriz?

Günlerden bir gün adamın biri ölmüş ve öteki dünyaya göç etmiş. Öteki dünyanın girişinde çok güzel bir karşılamayla karşılanmış ve ona çok şanslı olduğunu söylemişler çünkü o gün içerisinde ölen 1000. Kişi oymuş. Dolayısıyla cenneti de cehennemi de görebilecek ve hangisini isterse oraya girebilecekmiş bizim şanslı adamımız. Bu duruma çok sevinen şahıs önce cehennemi görmek istemiş görevlilerden.

Onun bu isteği üzerine cehenneme doğru yol almışlar, şeytan onları kapıda karşılamış ve görkemli kapısından içeri buyurmuş. Adam şaşırmış, cehennemden içeri girer girmez inanılmaz bir partiyle karşılaşmış, her yerde güzel dansçılar varmış ve içeride herkes sarhoş ve çılgınlar gibi eğleniyormuş ve bizimki dayanamadan sormuş “peki nerde acı, ıstırap? Bizim bildiğimiz cehennem böyle olmamalı burada insanlar çok eğleniyor ve her şey kusursuz” demiş. Şeytan onu cevaplamış ve demiş ki; “kendi gözünüzle gördünüz, biz burada hep eğleniriz karar sizindir. İstediğiniz zaman istediğiniz süreliğine gelebilirsiniz buraya” demiş.

Bunun üzerine bizim adamımız meleklerden rica etmiş, “peki ben bir de cenneti görebilir miyim sonra karar vermek istiyorum” demiş. Bunun üzerine şeytanla vedalaşmış ve cennetin kapısına doğru yola çıkmışlar. Cennetin o görkemli huzur kokan kapısından içeri girmişler. Adam gördüklerinden büyülenmiş çünkü cennet gerçekten çok huzurlu, sakin bir yermiş. Mükemmel bir göl, sakin sular, ağaçlar ve huzur dolu öten kuşlar varmış etrafta… Havada bir tanecik bile bulut yokmuş.

Adam bundan çok etkilenmiş ama “burada ben sıkılırım” diye düşünmeye başlamış ve sormuş, “peki ben bir süreliğine cehenneme gitsem eğlensem ve ardından buraya gelsem olur mu?” demiş. “Karar sizin” demişler ve ardından kağıtlar imzalanmış, anlaşmalar yapılmış ve adam anlaşmasında 99 yıl boyunca cehennemde kalacağına dair her şeyi imzalamış ardından da cennete dönecekmiş.

Heyecanlı bir şekilde koşa koşa cehennemin kapısına varmış ve şeytan hiç bekletmeden bizim adamı içeri buyur etmiş ve onu alevlerin arasına atmış, kırbaçlanan, bağıran acı çeken insanların arasında bulmuş kendisini birden bizim saftirik. Ardından acılar içinde kıvranırken şeytana sormuş; “ama ama bu benim gördüğüm cehennem değil ki! hani nerede parti, nerede o çılgınca içen, eğlenen insanlar” demiş. Bunun üzerine şeytan ona şu cevabı vermiş; “O gördüklerin sana yaptığımız sunumdu ama bu gerçekler…”

İnsanlar arasında istem dışı ya da istemli oluşan beklentilerdir bunun cevabı. İkili ilişkilerimizde ya da müşterilerimizle olan bağlarımızda sunduklarımızda neyi vaat ediyoruz? peki bunun sonrasında onlara ne veriyoruz? budur asıl sorunun cevabı. Eğer uzun vadeli birliktelikler istiyorsak bu hikayeyi aklımızın bir köşesine kazımalı ve zamanı geldikçe çıkarıp tekrar okumalıyız. Bilmemiz gereken şey; beklentiler hüsranla sonuçlanır, siz kendinizden beklentilerinizi yükseltin.

TAVŞAN – KÖPEK

Bir zamanlar uzak diyarlardan birinde sahiplerinin dizinin dibinden ayrılmayan bir köpek ve bir de tavşan varmış. Bunlar iki yakın arkadaşmış. Sahipleri onları çok güzel yiyeceklerle beslermiş. Sahip, birgün onları yanına çağırmış ve artık onlara yiyecek vermeyeceğini söylemiş. Gidip kendi karınlarını kendileri doyurmaları gerekiyormuş artık. Buna üzülen ama yapacak bir şeyleri olmayan Tavşan ve Köpek, iki dost yola koyulmuşlar ve yiyecek bir şeyler aramaya başlamışlar.

Tabi ki tavşan için her şey daha kolay hemen çayır çimen ne varsa yemeye koyulmuş fakat köpek kardeşimiz için işler o kadar da kolay değilmiş. Köpek aramaya başlamış aşağı-yukarı, sağ-sol hiçbir şey bulamamış ve tekrar sahibin yanına dönmüş ve “ne olur bana yiyecek bir şey ver master” demiş. Hocası da sözlerini tekrar etmiş ve artık onu beslemeyeceğini, gidip karnını doyuracak bir şeyler bulması gerektiğini yinelemiş. Buna kızan köpek yapacak bir şeyi olmadığı için tekrar aramaya başlamış. Bu kez daha uzaklara gitmiş, başka mahallelere gitmiş aranmış taranmış ama yine yiyecek bir şey bulamamış ve tekrar sahibin yanına dönmüş.

“Ne olur bana yiyecek bir şeyler ver” demiş, sahip de ona sözlerini tekrar etmiş, hatırlatmış ve yiyecek bir şeyler vermeyeceğini artık bunu kendisinin bulması gerektiğini söylemiş. Köpek üzülerek tekrar aramaya koyulmuş, başka şehirlere, başka diyarlara gitmiş ama yiyecek hiçbir şey bulamamış, artık açlıktan karnı ağrımaya başlamış ve tekrar hocasının yanına gelmiş ona yalvarmış, “Ne olur bana yiyecek bir şeyler verin master!” demiş. Hocası da sözlerini yinelemiş ve “Bak tavşan kardeşine ne güzel bir şeyler buldu ve yiyor, sen de onun gibi kendi yiyeceğini bulmalısın demiş”.

Bunun üzerine köpek dostu tavşana bakmış, uzun uzun onu izlemiş, takip etmiş. Tavşan kafasını kaldırıp bir an köpeğin ona baktığını görmüş ve kankasının artık ona eskisi gibi değil, daha garip baktığını fark etmiş, durumu hissetmiş ve koşmaya, kaçmaya başlamış.

Uzun süredir hiçbir şey yemeyen köpek de tavşanın arkasından fırlamış. Aşağı mahalle-yukarı mahalle, sağ-sol derken uzun süre kovalamış köpek tavşanı, fakat bir türlü yakalayamamış. Her tarafı dağıtmışlar, tozu dumana katmışlar fakat bir türlü tavşanı yakalamamış ve çok aç olmasının da etkisiyle yere yığılmış bizim köpecik. Tabi tavşan kardeş de temkinli ve uzaktan köpeği izliyormuş.

Köpek dayanamamış ve soluk soluğa yerinden bile kalkamadan sormuş. “Tavşan kardeş, tavşan kardeş, ben seni niye yakalayamadım? Halbuki karnım da çok aç demiş”. Bunun üzerine tavşan, köpeciğe hayatını değiştirecek bir cevap vermiş ve demiş ki; “Köpek kardeş köpek kardeş sen karnını doyurmak için koşarken, ben ise hayatım için koşuyordum. O yüzden beni yakalayamadın” demiş. Ve tavşan zıplaya zıplaya ufukta kaybolmuş.

Hepimiz hayat denilen bu maratonda birer koşucuyuz, maraton dememin nedeni hayatın uzun olduğunu belirtmek değil çünkü yarın başımıza ne geleceğini bilemeyiz. Ben hayatın 100 metre koşusu gibi birkaç saniyelik de olmadığını tarif etmek istedim ve bizler bu maratonda ne için koşuyoruz hayatımız için mi yoksa sadece karnımızı doyurmak için mi? İşte Tavşan ve Köpek kardeşlerin kovalaşmasının sonucu bu oldu. Neden koştuğumuz bu hayatta nasıl koştuğumuzun belirleyicisidir.